Size Nasıl Öldüğümü ….
Kocamı yakın zamanda kaybettim. Sokaktan geçerken çapraz ateşte kalmış, yığılıp yer düşmüş yorgun bedeni. Memleketimde iç savaş var. Öyle diyorlar. İç mi dış mı bilmem ama insanların yok yere öldükleri kesin. Altı yaşımda bir oğlum vardı. Eşimle benim; tek derdimiz onu bu zulümden, manasız savaştan kurtarmaktı. Yetmedi zamanımız, çabamız…
Bir Pazar kahvaltısı için ekmek almaya gitmişti. Bir daha dönemedi. Gömemedim oğlumu toprağa. Bir mezarı bile yok. Ve olmayacak…
Kaçmak için akrabalarımdan yardım istedim. Tek bir isteğim vardı, Türkiye sınırına ulaşabilmek. Eğer ulaşırsam; benim için de bir yaşam olabilecekti. Nefes almanın dışında yaşayabilecektim. Yine olmadı. Kaçarken yakalandım ve çölün ortasında bulunan esir kampına götürüldüm. Yüzlerce kadının tutulduğu iğrenç bir yerdi burası. Yedirilip içirilip Pazar yerlerinde satılıyorduk. Şanslı olanlar geri geliyordu. Şansı olmayanlar ise kıllı, herhangi bir erkeğin oyuncağı oluyordu. Geri dönenler için şanslı dedim ama aslında kimse şanslı filan değildi. İki kere satıldım ve iki kere de memnun kalmadıkları için iade edildim. Burada iki çocuk dünyaya getirdim. Şurada dolaşan ve tastamam birbirlerine benzeyen onlarca yaratıktan birisidir herhalde çocuklarımın babası. Yüzümdeki morluklar günlerdir iyileşmedi. Eskiden düzelirdi ama artık düzelmiyor. Kocam bu halimi görseydi eğer, yeniden ölürdü. Kocam! Evimin huzuru. Çocuğumun babası. Sığındığım en güzel liman. Akşamları bahçemizde oturur çekirdek çitlerdik. Oğlan yatınca soluğu bahçede alırdık. Çok çay içerdi eşim. Kızardım ona hep. Keşke yeniden yanımda olsa. Yemin ederim kızmam bu defa. İstediği kadar çay içebilir şimdi.
Burada kendi isteğinle bile ölemiyorsun. Her şey onların isteğine iznine bağlı. En son ne zaman yüzüme baktım anımsamıyorum. Burada aynaya izin verilmiyor. Benim de öyle yüzüm olsaydı ben de izin vermezdim. Sanırım onlara hak verdiğim tek konu bu. İki gün önce çorbayı döktüm diye yüz kırbaç ile cezalandırıldım. Bütün kemiklerim kırıldı sanki.
Bir ses! Siz de duyuyor musunuz? Buraya geliyorlar! Günün bu saatinde gelmezlerdi. Ne olur dokunmasınlar tenime, etime, ruhuma… Sesler yaklaşıyor. Ağlayamıyorum artık. Umudum gibi gözyaşlarım da tükendi. Hoş, ağlasam ne olacak ki. Lütfen gelmeyin! Ne olur yapmayın etmeyin. Dokunmayın bana ne olur. Kapı açılıyor. Geliyorlar! Geliyorlar!
Ezeli henüz otuzlu yaşlarda Suriyeli bir kadındı. Kocasını ve oğlunu iç savaşta kaybetti. Örgüt tarafından kaçırılıp esir kampına götürüldü. İki sene üç ay on bir gün burada kaldı. Seslerin geldiği gün, onun tenine dokunmak isteyen adamın silahını çekip önce onu, sonra da kendini öldürdü. Cesedi çöle bırakıldı. Haberi yapılmadı. Kimse duymadı. Herkes sessizliğine devam etti. Başka bir pencereden, başka dünyaya bakmaya devam ettiler. Olayın üzerinden bir buçuk yıl geçtikten sonra kamp dağıtıldı. Yüzlerce kadın kurtarıldı. Buna kurtarılmak denirse tabi. Çoğu halen psikolojik tedavi görmeye devam ediyor. Bir kişi hariç.
Eyüp TORU