Şair ve Şiir Hakkında
“Şairlik kendi topuğuna sıkmak gibi bir şey” dedi bir dostum. Neden diye sordum hemen. Sigarasından okkalı bir fırt çektikten sonra döküldü cümleler dilinden. “Öyle tabi! Geçmişine dair yüzlerce, hatta binlerce belgeyle yaşıyorsun. En mahrem yanlarını, yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar cesaretle anlatıyorsun. Buraya kadar anlayabiliyorum. Ama bu gizli kalması gereken belgeleri, gizemli bir gazeteci gibi düzenleyip, üstüne insanlarla paylaşıyorsun. Okundukça da mutlu oluyorsun. En mahrem sırlarını insanlar öğrendi diye, bundan keyif alıyorsun. Ne kadar da şizofren bir davranış biçimi değil mi?” “Bilmem hiç düşünmedim” diye yanıt vermek zorunda kaldım. Aslında çok haklıydı. Gerçekten de şairlik kadar, sırlarını açığa vurduğu için mutlu olan başka bir tür, başka bir insan türü yoktu. Çaylar yenilendi. Ve arkadaşım konuşmasına gecenin son vakitlerinde de devam etti.
“ Bence şair; Kafka gibi bütün yazdıklarını yakmalı. Ondan geriye hiçbir şey kalmamalı. Hemen araya girdim. “ O zaman Kafka diye birisini tanıyamazdık.” dedim. O da gülümseyerek yanıt verdi bana. “Kafka, onu tanıdığının farkında değilken ne önemi var? Sonradan bilinmenin ne manası var? Yazdıklarını herkesin okumasının ne ayrıcalığı var? Ne önemi var ölümden sonra gelen şöhretin? Sırf onun yazdıklarını okuma nezaketinde bulunanların, kendini entelektüel sanarak, Kafka hakkında atıp tutması, sence Kafka’nın hoşuna gider miydi? Sevgilisine yazdığı mektupların, milyonlarca kişi tarafından okunması, Kafka için değerli miydi sence? Üstelik birçok kişi onu korkak, pısırık bir adam sanırken… Hiçbir şair yazdıklarıyla övünmez. Övünen sadece, kendini kahraman sananlardır.”
Konuşacak bir şey kalmamıştı. O gece arkadaşım gittikten sonra hep şu soruyu sordum kendime. “Neden yazıyorum?” Tüm bunların olacağını bile bile neden yazmaktan geri durmuyorum. En özel, en gizemli yanlarımı, neden insanlarla paylaşıyorum? Sanırım bu sorunun yanıtı yok bende. Kim bilir belki de bir gün bulurum. O zaman bir şiir daha yazarım… Sana değilse bile geceye…