İstanbul
İstanbul, tarih kokar;
taşına sinmiş asırlar sessizce konuşur.
Boğazı huzur verir,
insanın içini genişleten bir nefes gibidir.
Sabahın ilk ışığında uyanır şehir,
vapur düdükleri böler günü.
Galata’dan Boğaz’a uzanır balıkçılar,
sıra sıra dizilir oltalar sabrın ucunda.
İstavritler inci gibi parlar suda,
emekle umut yan yana çekilir.
Bir yanı 21. yüzyılı yaşar İstanbul’un,
cam kuleler göğe uzanır.
Ama altında asırlar yürür.
Bir yanda Fatih’in adımları,
sur diplerinde yankılanan fetih.
Bir yanda Atatürk’ün
ufku geleceğe çeviren bakışları.
Bu şehir,
iki büyük zamanı
aynı gökyüzünde taşır.
Adalar’dan bakınca İstanbul daha içli görünür, daha az aceleci.
Çam kokusu denize karışır,
sessizlik bile anlam kazanır.
Sait Faik’in insanları dolaşır Burgazada’da;
yalnız ama sahici,
sade ama derin.
Ada, şehre insanca bakmayı öğretir.
Orhan Veli bir banka oturur sanki,

cebindeki şiirle Boğaz’a bakar.
“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı,” der gibi,
fazlasını süslemeden sever bu şehri.
Ve Yahya Kemal’in sesi düşer şehre:
“Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul.” diye.
İnsanın içine düşer o soru:
Hangi tepeydi acaba?
Süleymaniye mi,
Çamlıca mı,
Pierre Loti mi,
yoksa yüzyılların ta kendisi mi?
Akşam olunca ışıklar suya düşer,
şehir susmayı öğrenir.
Kalabalık çekilir, insan kendine kalır.
Gidersin ama bilerek gidersin;
geri geleceğini bilerek.
Çünkü bilirsin,
İstanbul insanın içinde kalır.
Ve bir gün,
mutlaka geri dönersin.