Hoşça kal Erkan Altay Hocam
Bundan tam yirmi beş yıl öncesinde tanıdım onu. Çeyrek asır öncesinde… İçi dışı oyun oynamaya isteği ile yanıp tutuşan bir grup çocuk bir araya gelmiştik. Hiçbir şey bilmiyorduk bu mesleğe dair. Ancak ustalarımızın oyunlarını izleyerek, kasetlerini dinleyerek büyümüştük. (Zeki Alasya Ve Metin Akpınar’ın Deve Kuşu Kabaresi günlerinde sahnelediği oyunlar, 1990’lı yılların başında kaset olarak çıkartılmıştı. Videodan izleme şansı olmayanlar, kasetlerden dinlerdi oyunları. Ben yüzlerce defa dinlemiş ve çoğunu ezberlemiştim oyunların…)
Tek sermayemiz aşktı. Nedenini hiç bilmeden duyduğumuz derin saygı. Erkan Hocayı o zaman tanıdım. Ağabeyimizdi. Hocamızdı. Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu Atölyesinde eğitim almış ve yıllarca Belediye tiyatrosunda oyunculuk yapmıştı. Bizim gibi yeni yetme oyuncular için muhteşem bir şeydi bu. O zamanlar ustalara hürmet ve saygı vardı. Ustaların değerini ve önemini bilirdik. Hiç unutmuyorum; oyunumuzu Antalya Devlet Tiyatrosundan bir hocamız yönetecekti. Erkan Hoca bunu bize söylediğinde sevinçten birbirimize sarılmış, heyecandan prova gününe kadar uyuyamamıştık. Şimdilerde dünyanın en iyi yönetmeni bile gelse kimsenin umurunda değil. Herkes biliyor ve herkes ne yazık ki çok iyi…
Bir dükkân tuttuk. Provalarımızı alabilmek için. İki artık bir küçücük bir yer. Kaç kişilik olursa olsun bütün oyunları orada çıkardık. Küçücük bir odada. Kimisi lise öğrencisi, kimisi liseden yeni mezun olmuş sevdalı çocuklar…
Aşağımızda bir pideci vardı. Gün boyunca sıcak pide satardı. Acıktığımızda oradan pide alırdık. Yalnızca sıcak bir pide. Ve şanslıysak üzerine sallama bir çay. Hayatımın en güzel günleriydi.
Harçlığımızı sadece çocuk oyunlarından kazanıyorduk. Büyük oyunlarını ise kendimiz için oynuyorduk. Bir yere çocuk oyunumuzu sattığımızda, yanında bedavadan büyük oyunumuzu da teklif ederdik. Bu sayede harçlığımız çıkardı. Tiyatromuza yıllarca o zamanın çocukları baktı anlayacağınız. O nedenle bir çocuk oyunu yazarken ve oynarken hiç özenmediğim kadar özenerek işimi yaparım. Benim için sanatın en değerlisidir çocuklar. Şimdilerde çocuk oyunları, oyuncunun staj yeri gibi görülüyor. Oysa çocuk oyunları tiyatronun gerçek er meydanıdır. Orada sahte hiçbir şey olamaz. Örneğin bir çocuk beğenmediği bir şeye asla onay vermez, gülmez, alkışlamaz. Hatta homurdanmaya, bağırmaya kızmaya başlar. Bana göre çocukları güldüremeyen herhangi birisinden asla oyuncu olmaz.
Kısa boyluydu Erkan hocam. Birçok hastalığı vardı. Zayıftı, vücudu çok güçsüzdü. Tüm bunlara rağmen onu ayakta tutan, hayata bağlayan sanata verdiği emekti. Çok okur, çok araştırır, her daim kendini geliştirirdi. Ben ona kısa boylu dev derdim hep. Gülüşürdük. Birlikte çok hayaller kurduk, çok kez sanatı kurtardık. Defalarca battık, umutlandık, hüsrana uğradık. Ancak yine de hiç yılmadık. Gökkuşağının altından geçemeye çalışan çocuklar gibiydik.
Bir gün Side’ye bir turne yapmıştık. Gecesinde hemen gitmek yerine, Apollon tapınağında denize karşı oturmayı seçtik. Saatlerce süren bir sohbetimiz olmuştu. O gün bana bir şey demişti. Ömrüm boyunca unutmayacağım bunu. Çocukken en büyük hayalinin, herhangi bir taşa oturduğunda ayaklarının yere değebilmesi olduğunu söylemişti. Sonra eklemişti. “yaşım 40 oldu neredeyse ama hala ayaklarım yere değmiyor.”
Yok be hocam, senin heybetin bütün yeryüzünü kaplamıştı çoktan. Sadece sen henüz farkında değildin. Fiziksel olarak belki gerçekten ayakların yere değmiyordu ama sanatın, düşlerin, hissettiklerin, sundukların hepsi yüreklerimize değmişti. Dünyadaki en güzel şey bir umudu paylaşmaktır. Biz seninle umudu paylaştık. Hoşça kal küçük dev. Hoşça kal hocam, ağabeyim, dostum. HOŞÇA KAL!