Hazine verilerine göre her 100 TL harcamanın 16,45 TL’si faiz ödemesine gidiyor
Faiz ödemeleri ülke stratejisinde ki etkisi ve yarattığı kriz, izlenmesi gereken yol, dikkat edilmesi gereken davranışlar yapılması gereken hamleler….
Araştırma-İnceleme
İlhan Erkan Kurt
KÜRESEL BİR GÜÇÜN OKYANUS ÖTESi SAVAŞ MALİYETİ GELİŞMEKTE OLAN BİR ÜLKENİN 5 AYLIK FAİZ ÖDEMESİ NE EŞİT OLABİLİRMİ?
- Giriş ve Metrik Asimetrisi: Yanlış Karşılaştırma Riskini Aşmak
Ekonomi literatüründe mutlak nominal büyüklüklerin doğrudan karşılaştırılması, sıklıkla false equivalence (yanlış karşılaştırma) hatasına yol açar. Bir federal savunma projeksiyonu veya aktif bir jeopolitik kriz maliyeti ile bir kamu borç stokunun finansman maliyeti, doğası gereği farklı ekonomik fonksiyonlara ve çarpan etkilerine (multiplier effect) sahiptir.
Analitik Odak
Küresel bir süper güç olan ABD’nin İran kaynaklı bölgesel caydırıcılık faaliyetleri, Kızıldeniz deniz güvenliği, mühimmat ikmali, kuvvet konuşlandırmaları ve ilgili ek savunma tahsislerinin toplam büyüklüğü olan yaklaşık 43,2 milyar dolarlık bütçe ile Türkiye’nin 2026 yılının ilk beş ayında (Ocak–Mayıs dönemi gerçekleşmeleriyle) borç servisi için ödediği 1,24 trilyon TL’lik (yaklaşık 38–40 milyar dolar) faiz yükünün nominal bazda birbirine denk gelmesi, mutlak bir iktisadi özdeşlik değil; göreli bir makroekonomik yoğunluk göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
Bu asimetriyi rasyonel bir zemine oturtmak için verileri makro büyüklüklerle oranlamak gerekir.
Merkezi Bütçe Payı: ABD’nin proaktif bir bölgesel krize ayırdığı bu stratejik bütçe, federal kaynaklarının ve 2026 yılı için onaylanan 901 milyar dolarlık toplam savunma bütçesinin (NDAA) kontrol edilebilir bir bölümünü temsil ederken; Türkiye’nin 2026 yılının ilk yarısına doğru biriken kümülatif faiz ödemesi, merkezi yönetim bütçe harcamalarında çok daha yüksek bir ağırlık oluşturmaktadır. Hazine verilerine göre yapılan her 100 TL harcamanın 16,45 TL’si doğrudan faiz ödemelerine gitmektedir.
Vergi Gelirlerine Oran: Borç servisinin sürdürülebilirliğindeki en kritik eşik, faiz ödemelerinin vergi gelirlerini ne ölçüde crowd out (dışarıda bırakma) etkisi yarattığıdır. Toplanan vergilerin faiz yükümlülüklerine yönelen bu payı, bütçede yapısal bir katılık (fiscal rigidity) oluşturmaktadır.
Zaman ufku açısından değerlendirildiğinde, ABD bütçesi küresel ve genişletilmiş bir kriz tavanını temsil ederken; Türkiye’nin yalnızca beş aylık dinamik akış hızı (flow rate), kamu maliyesi üzerindeki likidite baskısını ampirik olarak ortaya koymaktadır.
- Küresel Rezerv Para İmtiyazı ve ABD Finansal Mimarisi
ABD’nin borçlanma avantajı ve jeopolitik operasyonları finanse etme kapasitesi yalnızca doların rezerv para statüsüne indirgenemez. ABD’nin söz konusu yapısal üstünlüğü, birbirini besleyen ve küresel finansal sistemin işletim sistemini oluşturan çok katmanlı bir kurumsal altyapıya dayanır.
- Treasury (ABD Hazinesi) Piyasa Derinliği: Dünyanın en likit ve en güvenli varlığı kabul edilen ABD tahvil piyasası, küresel tasarruf fazlalarının kesintisiz biçimde ABD kamu borcuna yönelmesini sağlar.
- Repo Piyasasının Likiditesi: Kısa vadeli fonlamanın merkezi olan Amerikan repo piyasası, bu tahvillerin finansal sistemde teminat olarak sürekli kullanılmasını sağlayarak likidite primini artırır.
- SWIFT Merkeziliği ve Finansal Ağ Etkisi: Küresel ödeme sisteminin merkezinde yer almak, ABD’ye finansal akışlar üzerinde önemli bir jeoekonomik denetim ve bilgi avantajı sağlar.
- Fed Swap Hatları: Kriz dönemlerinde dost merkez bankalarına sağlanan doğrudan dolar likiditesi, küresel finansal istikrarın temel unsurlarından biri olarak dolara olan bağımlılığı güçlendirir.
- Öngörülebilir Hukuk Sistemi ve Mülkiyet Hakları: Kurumsal kalite ve hukuki altyapının sağlamlığı, küresel sermaye açısından nihai safe haven statüsünü destekler.
- Küresel Rezerv Yöneticilerinin Portföy Tercihleri: Merkez bankalarının ve egemen servet fonlarının portföylerinde ABD varlıklarına verdikleri yapısal ağırlık, ABD için sürdürülebilir ve düşük maliyetli bir dış finansman kaynağı oluşturur.
- Gelişmekte Olan Ülkelerde Kurumsal Aşınma ve Faiz Yükünün Kısır Döngüsü
Gelişmekte olan piyasalarda faiz yükünü yalnızca teknik para politikası araçlarıyla açıklamak ampirik olarak imkânsızdır. Faiz yükü, özünde kurumsal kalitesizlikten beslenen makroekonomik bir kısır döngüdür (vicious cycle). Bu döngünün arkasındaki nedensellik mekanizması aşağıdaki şekilde işlemektedir:
[Hukukun Üstünlüğünün Aşınması ve Demokratik Defisit]
↓
[Mülkiyet Hakkı Riski ve Kurumsal Öngörülemezlik]
↓
[Ülke Risk Primi (CDS) ve Siyasi Risk Priminin Yükselmesi]
↓
[Sıcak Para Bağımlılığı ve Yüksek Maliyetli Kısa Vadeli Borçlanma]
↓
[Bütçede Faiz Yükünün Artması ve Yapısal Katılık]
↓
[Kıt Kaynakların Eğitim ve Teknoloji Yerine Faiz Ödemelerine Ayrılması
(Fırsat Maliyeti)]
↓
[Potansiyel Büyümenin Gerilemesi ve Kurumsal Kırılganlığın Derinleşmesi]
Bu kısır döngüyü üreten ve teknik analizlerde sıklıkla gözden kaçan başlıca kurumsal unsurlar şunlardır:
Sözleşme Hukuku ve Mülkiyet Güvencesindeki Zayıflık: Hukukun üstünlüğünün zedelendiği ve yargı bağımsızlığının tartışmalı hâle geldiği ortamlarda küresel sermaye; kamulaştırma, keyfî vergilendirme veya hukuki koruma eksikliği risklerini fiyatlamaktadır. Bu riskler, genişletilmiş Fisher denklemine yüksek bir siyasi risk primi olarak yansımaktadır.
Doğrudan Yabancı Yatırım (FDI) Yerine Sıcak Para Bağımlılığı: Hukuki altyapının zayıf olduğu ekonomilerde, fabrika kuran, teknoloji transferi sağlayan ve uzun vadeli üretim kapasitesi oluşturan doğrudan yabancı yatırımlar azalırken; ülke, cari açığı finanse etmek amacıyla kısa vadeli ve yüksek maliyetli portföy yatırımlarına daha bağımlı hâle gelmektedir. Bu durum, finansal kırılganlığı artırmaktadır.
Regülatif Öngörülemezlik ve Kurumsal İstikrarsızlık: Gece yarısı düzenlemeleriyle kuralların sık değiştiği, merkez bankası veya düzenleyici kurumların bağımsızlığına ilişkin belirsizliklerin arttığı ortamlarda yatırımcıların uzun vadeli öngörü oluşturması güçleşmektedir. Öngörülemezliğin artmasıyla birlikte yatırımcıların talep ettiği risk primi yükselmekte, borçlanma maliyetleri artmakta ve kamu borcunun ortalama vadesini uzatmak zorlaşmaktadır.
- Fırsat Maliyetinin Nicelleştirilmesi ve Stratejik Sınırlar
Faiz ödemelerine ayrılan kaynakların oluşturduğu fırsat maliyeti, yalnızca soyut bir refah kaybı değil; aynı zamanda ülkenin jeostratejik, teknolojik ve sınai kapasitesini doğrudan etkileyen yapısal bir maliyet unsurudur. Bu nedenle, 2026 yılının ilk beş ayında faiz servisine ayrılan 1,24 trilyon TL tutarındaki kaynağın alternatif kullanım alanları, kamu kaynaklarının tahsisindeki stratejik tercihleri somut biçimde ortaya koymaktadır.
Stratejik Alan Alternatif Yatırım Eşdeğeri
Savunma ve Teknoloji Kritik savunma projelerinin (Millî Muharip Uçak, katmanlı hava savunma sistemleri vb.) Ar-Ge bütçeleri, yerli yarı iletken (çip) üretim tesisleri veya kuantum bilgisayar araştırmalarının yıllık finansman ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayabilecek büyüklüktedir.
Altyapı ve Enerji Enerji bağımlılığını azaltacak nükleer enerji santrali yatırımları, yenilenebilir enerji altyapısı veya lojistik verimliliğini artıracak yüksek hızlı demir yolu projeleri için önemli bir finansman kaynağı oluşturabilecek düzeydedir.
Jeopolitik Kapasite Kamu maliyesi üzerindeki yüksek faiz yükü; dış politikada ekonomik yaptırımlara karşı dayanıklılığı azaltmakta, NATO yükümlülükleri kapsamındaki modernizasyon projelerinin finansmanını zorlaştırmakta ve sanayi politikası çerçevesinde yeşil dönüşüm ile yüksek teknoloji teşviklerine ayrılabilecek mali alanı daraltmaktadır.
Bu çerçevede faiz ödemeleri, yalnızca kamu bütçesi üzerinde oluşan bir maliyet kalemi olarak değil; aynı zamanda uzun vadeli büyüme, teknolojik dönüşüm, savunma sanayii kapasitesi ve stratejik yatırım öncelikleri üzerinde belirleyici etkiye sahip bir kaynak tahsis sorunu olarak değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle, faiz yükündeki artış yalnızca mali dengeleri değil; ülkenin gelecekteki üretim kapasitesini, rekabet gücünü ve stratejik hareket alanını da doğrudan sınırlandırmaktadır.
- Stratejik Çıkış Yolu: Ne Yapmalı, Ne Yapmamalı?
Borç dinamikleri denkleminin işaret ettiği borç sarmalından (debt snowball effect) çıkmak ve faiz dışı dengeyi (PB) kalıcı hâle getirmek için izlenmesi gereken makro ihtiyati ve kurumsal stratejiler aşağıda özetlenmiştir.
[
\Delta D_t = (r-g)D_{t-1} – PB_t
]
Burada;
D: Borç stoku,
r: Reel faiz oranı,
g: Ekonomik büyüme oranı,
PB: Faiz dışı fazla.
5.1. Ne Yapmalı? (Stratejik Adımlar)
- Kurumsal ve Demokratik Tahkimat Sağlanmalıdır (En Kritik Adım).
Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve şeffaflık ilkeleri güçlü kurumsal güvencelerle desteklenmelidir. Hukuk devletinin öngörülebilirliğinin güçlendirilmesi, ülke risk priminin (CDS) kalıcı olarak düşürülmesine katkı sağlayabilir. Risk primindeki gerileme ise kamu ve özel sektörün dış borçlanma maliyetlerini azaltarak finansman koşullarını iyileştirebilir.
- Kapsayıcı Ekonomik Kurumlar Güçlendirilmelidir.
Merkez bankasının araç bağımsızlığı ile düzenleyici ve denetleyici kurumların kurumsal özerkliği korunmalı; karar alma süreçlerinde liyakat, hesap verebilirlik ve öngörülebilirlik esas alınmalıdır. Bu yaklaşım, uzun vadeli uluslararası kurumsal yatırımcıların güvenini artırabilecek temel unsurlardan biridir.
- Mali Disiplin ve Harcama Reformu Hayata Geçirilmelidir.
Bütçe açığının azaltılması yalnızca geçici gelir artırıcı tedbirlerle değil; kamu harcamalarında verimliliği artıran yapısal reformlarla desteklenmelidir. Faiz dışı dengenin sürdürülebilir biçimde fazla vermesi, kamu borç dinamiklerinin sağlıklı bir zemine oturması açısından önem taşımaktadır.
- Borçlanmanın Vadesi Uzatılmalı ve Döviz Cinsinden Borçlanma Azaltılmalıdır.
Kurumsal güvenin güçlenmesiyle birlikte uluslararası piyasalardan daha uzun vadeli ve daha düşük maliyetli borçlanma imkânları artırılmalıdır. Aynı zamanda döviz cinsinden veya dövize endeksli borçlanmanın payı kademeli olarak azaltılarak bütçenin kur şoklarına karşı dayanıklılığı güçlendirilmelidir.
5.2. Ne Yapılmamalı? (Kaçınılması Gereken Politikalar)
- Kurumsal Reformlar Ertelenmemelidir.
Kurumsal reformlar gerçekleştirilmeden yalnızca kısa vadeli sermaye girişlerini teşvik etmek amacıyla yüksek faiz politikasına dayanılması, borçlanma maliyetlerini uzun vadede artırabilir ve faiz yükünün kalıcı hâle gelmesine neden olabilir. Bu yaklaşım, üretken yatırımlar yerine rant transferini teşvik eden bir yapı oluşturma riski taşımaktadır.
- Enflasyon Beklentileri Kalıcı Olarak Kontrol Altına Alınmadan Erken Para Politikası Gevşemesine Gidilmemelidir.
Enflasyon beklentileri yeterince çıpalanmadan politika faizlerinin erken düşürülmesi; döviz kuru oynaklığını artırabilir, risk priminin yeniden yükselmesine yol açabilir ve kamu borçlanma maliyetlerini olumsuz etkileyebilir.
- Piyasa Mekanizmasını Bozan Ad Hoc Düzenlemelere Başvurulmamalıdır.

Finansal piyasalarda fiyat oluşumunu bozabilecek, sermaye hareketlerini aşırı ölçüde sınırlayabilecek veya piyasa işleyişini zedeleyebilecek ad hoc düzenlemeler yatırımcı güvenini azaltabilir. Bu tür uygulamalar, dış finansmana erişimi zorlaştırarak finansal kırılganlığı artırma riski taşımaktadır.
Bu çerçevede sürdürülebilir mali istikrarın sağlanabilmesi; yalnızca para politikası araçlarının etkin kullanımına değil, aynı zamanda güçlü kurumlar, öngörülebilir hukuk düzeni, mali disiplin ve uzun vadeli yapısal reformların birlikte uygulanmasına bağlıdır.
- Sonuç
Bu çalışma, mutlak nominal büyüklüklerin tek başına karşılaştırılmasının sağlıklı bir makroekonomik değerlendirme için yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. Yaklaşık 43,2 milyar dolarlık ABD kaynaklı bölgesel askerî harcama projeksiyonu ile Türkiye’nin 2026 yılının ilk beş ayında gerçekleştirdiği yaklaşık 1,24 trilyon TL tutarındaki faiz ödemelerinin nominal olarak benzer büyüklüklere ulaşması, iki ekonominin aynı mali kapasiteye sahip olduğunu değil; kamu kaynaklarının kullanım yoğunluğu ve bütçe üzerindeki yük açısından karşılaştırmalı bir gösterge niteliği taşımaktadır.
Analiz, kamu borçlanma maliyetlerinin yalnızca para politikası tercihleriyle açıklanamayacağını; kurumsal kalite, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, makroekonomik istikrar, para politikasının güvenilirliği ve uluslararası yatırımcı güveni gibi yapısal unsurların borçlanma maliyetleri üzerinde belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde risk priminin yükselmesi, kamu maliyesi üzerindeki faiz yükünü artırarak bütçede yapısal katılığa ve kaynak tahsisinde verimsizliğe neden olabilmektedir.
Bu çerçevede faiz ödemeleri, yalnızca mali bir yük değil; aynı zamanda eğitim, bilim, teknoloji, savunma sanayii, enerji altyapısı ve yüksek katma değerli üretim alanlarına yönlendirilebilecek kamu kaynaklarının alternatif kullanımından vazgeçilmesi anlamına gelen önemli bir fırsat maliyetini temsil etmektedir. Dolayısıyla kamu maliyesindeki sürdürülebilirlik, yalnızca bütçe dengeleri açısından değil; uzun vadeli ekonomik büyüme, teknolojik dönüşüm ve stratejik kapasite inşası bakımından da kritik öneme sahiptir.
Sürdürülebilir mali istikrarın sağlanabilmesi için para ve maliye politikalarının güçlü kurumsal yapılarla desteklenmesi gerekmektedir. Hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığının pekiştirilmesi, düzenleyici kurumların öngörülebilirliğinin artırılması ve mali disiplinin korunması; ülke risk priminin düşürülmesine, uzun vadeli yatırım ortamının iyileştirilmesine ve kamu borçlanma maliyetlerinin azaltılmasına katkı sağlayabilecek temel politika alanlarıdır.
Sonuç olarak ekonomik bağımsızlığın güçlendirilmesi, yalnızca kısa vadeli finansal istikrar tedbirlerine değil; aynı zamanda güven veren kurumların, öngörülebilir ekonomi politikalarının ve üretken yatırımları teşvik eden yapısal reformların birlikte hayata geçirilmesine bağlıdır. Kurumsal reformlarla desteklenmeyen mali programların ise bütçe üzerindeki faiz baskısını azaltmakta sınırlı kalabileceği; bunun da uzun vadede ülkenin jeopolitik, teknolojik ve ekonomik rekabet kapasitesi üzerinde önemli maliyetler doğurabileceği değerlendirilmektedir.