Deli ocağı ve deliler




Gül ile zakkumun ayırdını yaparken gülün dikeninden eli kanayan bir film var vizyonda: Deliler!

Fatihin fermanıyla yola çıkan, Baba Sultan (Yetkin Dikinciler)’ın duasını alan, Türk tarihinin gözü kara savaşçıları olarak bilinen, özel olarak ocaklarda yetiştirilen kurt takkeli, kartal kanatlı, ayı, aslan, kaplan ve tilki postundan elbiseli, uzun saçlı, Kerbela tespihli, çıkrık mahmuzlu, tuhaf kıyafetli olmaları nedeniyle kendilerine Deliler denen Gökkurt (Cem Uçan), Çebi (Mehmet Pala), Suskun (Batın Uçan), Adsız (Baran Öztürk), Mübarız (Namık Rüstem Khanlı), Kongar (Mehmet Ali Karakuş), Aşgar (İsmail Filiz) adlı yedi kişinin hedefi Romanya Prensi Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş (Erkan Petekkaya)’tir.

Filmde kadın sanatçılar olan Alaca (Nur Fettahoğlu), Elizabetha (Gülşah Şahin), Roza (Demet Tuncer) senaryo gereği pek öne çıkmazlar.

Kaderde ne varsa o gelir başa, diyerek Hz. Ömer’i kendilerine rehber tutan, Ali’nin cesaretiyle savaşan ve ölümü bir ödül olarak gören Deliler; adlarını gösterdikleri kahramanlıktan alma geleneğini sürdüren ve günümüz geçici modern müfreze gücünün aksine Osmanlının sürekli hazır küçük bir birliğidir.

Aksaray’ın tarihi ve doğasal yerleri ile Ihlara vadisinin dış mekân seçilmesi, savaş sahnelerindeki başarıyı doruğa çıkarır. Sahne görüntülerinde büyük bir başarıya imza atılırken fonda verilen müziğin tınısı Osmanlının bir ordu devleti olduğunun ritmik fısıltısıdır. Köstüm ve mekân uyumu filmin bir diğer başarısı olarak değerlendirilmelidir.

Bir aksiyon filmi olan Deliler, Alman sinemalarında gösterime girmeden yasaklandı. Savaş sahnelerinin kanlı ve korkutucu olması, Şamanizm ile Sünni İslam inancının pekiştirilip diğer din ve inançlardan üstün tutulması nedeniyle yasaklandığı düşünülebilir. Kilisenin Osmanlıyla aynı safta gösterilip eylem içine alınması ve altı ay boyunca rol gereği eğitim gören oyuncuların gerilimi yüksek tutan başarılı oyunları, din ve devlet adına ölmeye ve öldürmeye teşvikin korkutucu bir boyuta ulaşması da gerekçeler arasında sayılabilir. 

Mustafa Burak Doğu, İbrahim Ethem Arslan ve Esra Vesu Özçelik’in adaletle zulmün savaşı odağında senaryoyu hazırlarken ve yönetmen Osman Kaya’nın da senaryoyu başarılı bir şekilde beyazperdeye uyarlarken unutulan bir şey olmalıdır.

Hangi tarafın adaleti?

Ağır vergiler altında ezilen bir ülkenin kurtuluş çabası mıydı adalet yoksa bu ağır vergilerin devamını kılıçla sağlayan bir imparatorluğun zulmü müydü? 

İki tarafın da kan dökmekten haz alması savaşın bir cinayet olduğunun göstergesi olsa gerektir.

Gel gelelim “hû”ya! 

Eğer biz “hû” ifadesini “aynü’l cem makamı” anlamında yorumlarsak tasavvufi eziyet ile vahdet-i vücuda ulaşma düşüncesine yöneliriz. Tasavvuf, aracısız yaratana ulaşmaksa eğer ve bir Deli’ye de birkaç kez “hû Delular!” dedirtiliyorsa bir inancı başka bir inanç içinde asimile etmeye hizmet demektir. Cesareti Ali’den aldıklarını söyleyen bu savaşçıların temsili bayrağının da Zülfikar’a benzer bir amblem olduğunu düşünürsek pek de uzak düşündüğümüz söylenmemelidir.

Günümüz dizi ve sinema sanatı, ırka dayalı milliyetçilik ile mezhebe dayalı dinî film girdabında. Bu duruma yetkililerin müdahale edilebileceğini düşünmek hayalden öteye geçmez çünkü alan memnun satan memnundur!... Bize düşen, yedinci sanatın sanatsal ruhuyla varlığını sürdürmesine katkı sunmaktır. 

Sinemasız yaşanmaz ki!

Gül ve zakkum aynı toprakta yetişir, aynı havayı solar, aynı suyu içer, aynı güneşin ışığıyla renklenir. Biri dikeniyle kanatır, biri sütüyle zehirler. Gül de çiçektir, zakkum da… 

İyi seyirler!

 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları




Piyasalar


Futbol Ligleri Puan Tablosu


Hava Durumu


Google 300x250